SANATLA TANI VE TEDAVİ

Eklenme Tarihi: 2016-04-20

(Velioğlu S. Sanatla tanı ve tedavi. ‘Psikiyatri’, Ed. Özaydın S, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Klinik Ders Kitapları, Cilt 7, Istanbul, 1984, S:185-195) isimli kaynaktan, ‘bir hastanın sanat ürün analizi’ bölümü dışlanarak, aktarılmıştır.

İnsanlar arası iletişim iki yoldan sağlanır. Bu iki yoldan biri sözlü dil ve diğeri de görsel dildir.

Sözlü dil terimiyle: ‘Konuşma dili’, ‘Mantıksal dil’, ‘Oral ifade’, ‘Parole’, ‘Speech’, ‘Sprache’ gibi kavramların tümünü, görseldil terimiyle de: ‘Görülen’, ‘Optik’, ‘Grafik’, ‘Plastik’, ‘Pantomim’, ‘Raks’, ‘İkonik beden dili’ gibi kavramların hepsini ifade etmiş oluyoruz.

Sözlü dil, ses işaretleri sistemlerinden oluşur. Semiotik’te en önemli işaretler sözcüklerdir. Akıl, bu sözcükleri objeleri anlamada ve bilgisini başkalarına bildirmede kullanılır.

Homo Sapiens denen biolojik cinsin ‘insan dili’ diye bir dili yoktur. İnsanda, çok sayıda diller ve aynı zamanda dil öğrenme gibi bir durum vardır. Yani, insanda hiçbir sözdil içgüdüsü yoktur.

Bütün insan dilleri, eylemde bulunan iki kişi arasındaki anlaşmaya yararlar. Sözlü dil, insanın toplumsal işbirliği olanağını sağlar ve bu toplumsal işbirliği olmadan insan var olmaz. Sözlü dil insanda bütün insani-olan’ın, tarihte kültürel-olan’ın, taşıyıcısıdır. İnsanın pragmatik bir anlaşmadan öte, objeleri obje olarak kavraması, onlar üstünde konuşması, onları anlatması ve onlara ad-takması ile mümkündür. Dış dünya karşısında insan bilincinin temel işi olan ad-takma, bunun için gereklidir. Ancak tinsel varlığa sahip olan bilincin objeleri olabilir. Oysa tinsel varlıktan yoksun bir bilinç, yalnız süje ile ilgili bir bilinçtir ve bilinç olarak da gelişmemiştir.

İnsanın sözlü dil’i salt bir bildiri ve anlaşma aracı değildir. O, düşünceleri de biçimlendirir. Zaman ve mekanı insana açan sözlü dildir. Sözlü dil dış dünyaya çevrilmiştir ve başlıca da –görülen- dünyaya yönelmiştir. Bundan ötürü, insanın sübjektif durumlara uygun sözcükleri yoktur. Bunları dış dünyadan alınmış kavramlarla tasvir etmek zorundadır. Örneğin, bir korku duygusu anlatılamaz; ancak, bu korkunun içinde doğduğu sitüasyon tasvir edilebilir. İnsanda oluşan her şey sözlü dille anlatılamaz.

Bir fikri ifade etmek isteği, bu ifadeyi mümkün kılan seçilmiş sözcükler sayesinde varsayılır. Konuşulan dilde sözcükler istek ve dilekleri ‘iletmek’ için kullanılan öğelerdir. Fakat, konuşmayı ve cümleyi oluşturan , bir araya gelmiş bu sözcükler, bütün cümleyi oluşturan ‘birlikçi’ ve bireyleştirilmiş öğeler değildir. Ama bunlar, ifade edilecek bütünün global jestler anlamı aracılığıyla daha önceden belirlenmiş ve doğmuş olan öğelerdir. Gramer analizi, sözcüklerin kullanılma biçimleri üstünde deforme edilmiş bir görüş verir. Bir şey ifade edilmek istendiğinde, sentaks diye adlandırılmış olan entelektüel egzersizler sayesinde bunlara özgü sözcükler sonradan ortaya çıkar. Sentaks, her sözlü dil için farklı, her biri için sabit ve katı olan önceden belirli kurallara saptanmıştır. Sentaks ve kuralları, ifade olanaklarını stereotip’leşmiş ve önceden biçimlendirilmiş örneklere bağlı tutarak, ifade özgürlüğünü ve yaratma olanaklarını daraltır. Sözlü dil’in genel anlamı, sözcüklerin özel anlamından daha güçlüdür; oysa bu, sözlü dilin ifade olanağını ve fanteziyi daha da daraltmış olur.

Demek oluyor ki, sözlü dil, insanların bireysel ve psişik dünyalarında, bilinçdışı’larının derinliklerinde duyup belirtmek istedikleri birçok şeyi, anlatıp ifade edebilmek için hiç de yeterli değildir.

Görseldil’e gelince, görsel dil, ya da daha sınırlı bir deyimle ‘grafik dil’, insan doğasına bağlı en içten ifade biçimlerinden biridir diyebiliriz. Grafik dil, filogenez bakımından sözlü dilden ve simgesel yazı dilinden öncelik gösterir. Grafik dilin kapasitesi büyük bir olasılıkla bir sözlü dili kazanmadan öncedir ve ondan fazla yoğunlukta bir anlaşma ve iletişim gücüne sahiptir. Grafik dilde, sözlü dilde ortaya çıkan fantezi ve ifade olanaklarını daraltan kurallar yoktur. Grafik dil, olanaklarını sınırlayan entellektüel disiplinler olmaksızın, katı kurallara boyun eğmeden kendiliğinden ortaya çıkar.

Grafik dil, anlamını açıkça deforme eden stereotip’leşmeler ya da kültürel bulaşma olmadan, ilk insan soylarında olduğu gibi kendiliğinden geçekleştirildiği vakit, onu aniden yakalayan seyirciyi, ürünün özgün kaynaklarındaki canlı içerikle doğrudan doğruya temasa geçiren bir ‘kısa devreli dil’ olur.

Grafik bir üründeki ifade, herhangi bir açıklamayı gerektirmez. Sonradan yapılan açıklamalar, onun değerine genellikle çok şey eklemez. İmaj’ların, sözcüklerden hareket ederek yapılacak neostrüktür’ü ve bu imaj’ların, sözlüdil’e çevirisi, onu kavramada güçlük çıkarır. Ama, böyle bir güçlük grafik dilde söz konusu değildir. Grafik ürün, yorum zorunluğu olmadan kendiliğinden konuşur. Grafik ürün, seyircisi ile yaratıcısı arasında, herhangi bir başka dilden, özellikle sözlü dilden üstün bir ifade, temas ve iletişim olanağına sahiptir.

Birey olarak yeryüzüne gelmekle beraber bütünleşmek ve toplumsallaşmak zorunda olan insan varlığı, çocukluk döneminden itibaren çevrenin, makrokosmik sfer’in, etik, estetik, moral ve legal değerlerin etkisi altındadır. Bireydeki, çevre düzenine ve değerlerine karşıt düşünce, istek ve dilekler bilinçdışı’na bastırılır. Bastırma ilk çocukluk döneminde başlar, bütün yaşam boyunca sürer. Bastırılmış duygu ve düşünceler bilinçdışında görsel imaj’lar biçiminde simgelere dönüşür. Bu görsel simgelerin hasta tarafından sözlü dile çevrilmesi, S. Freud’a göre psikoterapinin temel öğesidir. S. Freud, daima sözlü simgelerden yana oluğunu söylemiş ve göstermiştir. O, sözlü simgeden oluşan görsel simgeleri küçümsemeye eğilimlidir. Oysa, iç deneyimlerin görsel simgesel imaj’ları sözcüklere aktarıldığında dinamizminden çok şey yitirir. Simge mantıksal sözcüklerle iyice açıklanabilen bir işaret değildir. Simge, gerçek anlamda ilkel bir ‘ideogram’, bir tip resimdir. Simgenin anlamı, bilinen bir şeyin işareti olması değil, henüz bilinmeyen ve biçimlenme durumunda olanın, benzerlik yoluyla açıklanmasıdır. Bir simge, görselliğe dönüştükten sonra öyle anlamlar kazanır ki, artık o, sözcüklere aktarılamaz. Akıl hastalıklarına neden olan iç kargaşalarına değin en arı ipuçlarını biçimlenmiş simgeler verir.

Kısaca açıkladığımız bu nedenlerden ötürü, hasta-hekim iletişiminde, sözlü dil’ e göre üstün nitelikleri olan görsel dil’ i, grafik dil’ i, olumlu bir araç olarak kullanmak gerekir; nörozlarda, oligofrenide, psikozlarda ve özellikle şizofrenide. Şizofreni ki bir ‘iletişim hastalığı’dır.

“Ontopsikiyatri” açısından değerlendirecek olursak, diyebiliriz ki, sözlü dil fenomeninin taşıyıcısı tinsel varlık kategorisi, görsel dil fenomeninin taşıyıcısı ise psişik varlık kategorisidir. ‘Ontogenetik ve filogenetik gerileme’ süreci içinde oluşan şizofrenide, psikozun gelişmesi oranında tinsel varlık kategorisinden psişik varlık kategorisine doğru bir gerileme ve yıkılma olur. O vakit hastada, zihni düşünce ile ilgili soyutlama ve sözlü dil patolojisine değgin semptomlar çıkar. Bu durumda, psikozun kendi koşulları içinde görsel dil, ya da grafik dil, tek iletişim aracı olur. Bu gerçek, psikiyatrik alanda “Sanatla Tanı ve Tedavi” yönteminin temel ilkesini ve gerekçesini oluşturur.

Bilinç düzeyinde bir çalışmayı gerektiren ve analitik nitelikler taşımayan uğraşı tedavisinden ilke yönünden tamamen farklı olan ve psikanalitik yöntemlerden ayrı bir özellik taşıyan “sanatla tanı ve tedavi” yöntemi, eğitilmiş olsun olmasın, her kişinin kendi iç kargaşalarını görsel dil’ le ortaya koyabileceğini kabul eder.

“Sanatla Tanı ve Tedavi” yöntemini uygulayan hekimle, hasta ve hastanın spontane grafik ürünleri bir ünite teşkil eder. Hekim, hastadan grafik ürünlerin yorumunu yapmasını ister, bunun için de “serbest çağrışım” yöntemini kullanır. Bu arada, eleştirici bir tavır takınmaksızın, hekim hastayla beraber onun iç dünyasına girer, onunla identifiye olur. Ayrıca, hekim, hastanın spontane, kendiliğinden çalışmasını öğütler ve çalışırken hastanın her davranışını gözlemleyerek not alır.

“Sanatla Tanı ve Tedavi” üç fonksiyonlu bir yöntemdir. Bu yöntemin birinci fonksiyonu, bilinçdışındaki kompleks ve konfilikt’ lerin spontane imaj’ larla grafik ve plastik ifadeler halinde projeksiyonudur. Tanıyı sağlar.

Akıl hastalarının grafik ve plastik projeksiyonlarının analizinde grafik ürünler, “Biçim öğeleri”, “Simgesel Değerler” ve “Renk” olmak üzere üç bölümde incelenir.

“Biçim öğeleri” ratio’ da temellenmiş kavramlardır. Bunların incelenmesi, bize, kişiliğin rational yönünü tanıtır. “Simgesel değerler” ise bastırılmış duygu ve düşüncelerle, bilinç dışı hakkında bilgi verir. “Renk” katagorileri afektif potansiyeli yansıtır.

“Biçim öğeleri” deyimi ile ölçü, denge, ritm, simetri, harmoni vb. gibi kavramları ifade etmiş oluyoruz. Bu kavramlar içinde değerlendirdiğimiz çok parçalılık, tıkıştırma fenomeni, aglütinasyon fenomeni, saydamlaşma (X-ray picture), patolojik rasyonalizm, soyut ve nonfigüratif ifade, arabesk, süslemecilik, deformasyon, distorsiyon, simetri, stereotipi, dezhümanizasyon, katılaşma, taşlaşma, hareketsizlik, el-ayak projeksiyonları, zamandan kaçış, mekandan kaçış, ani üslup değişiklikleri, primitif ve çocuksu ifade vb. gibi semptomlar yer alır. Bu semptomlar patognomonik özellikler ifade eder.

“Simgesel değerler”, S. Freud’ un kişisel bilinçdışında yer verdiği kişisel ve evrensel cinsel simgelerle; C. G. Jung’ un ortak bilinçdışı’ na yerleştirdiği arkitipal simgelerle ilgili bulgulardır.

“Renk” kullanma potansiyeli sıcak, soğuk, nötr, parlak, karanlık, kontrast renk kategorileriyle derecelendirilir.

“Sanatla Tanı ve Tedavi” yönteminin ikinci fonksiyonu, hastalık sürecini ‘izleme’ dir. Bir dizi spontane grafik ürün hastalığın oluşumunu adım adım izleme olanağını verir. Bazen klinik semptomlar ortaya çıkmadan önce, Psyche’ deki patolojik değişmeler, gelecek semptomların habercisi olarak grafik ürünlere yansır.

“Sanatla Tanı ve Tedavi” yönteminin üçüncü fonksiyonu tedaviyi sağlamasıdır. Sanat, birleştirme içgüdüsüne dayanan bir düzen kurma eylemidir. Düzen, hastanın bütünlüğünü elde etme ve birliğini tanıma olanağı verir. Sanat kaostan kaçıştır. Sanat gerçeği bir readaptasyon denemesidir. Hastalar giderek yapıtlarını, içinde kendilerini ve davranışlarını buldukları, seyrettikleri, bir aynaymış gibi görmeye başlarlar. Hekimin yardımıyla, hastaların yapıtlarında bir “narcissistic cathexis” yer alır.

Konuşmakta güçlük çeken bloke olmuş hastalar, görsel imaj ve simgelerle yansıttıkları grafik ürünlerini, Sanatla Tanı ve Tedavi yönteminin yorum tekniği uygulandığında, görsel ifadeler değerlerinden bazı şeyler yitirse de, sözlü dile aktarılmış olurlar ki, bu klasik psikanalitik öğretiye göre, psikoterapötik bir değer ifade eder.

 

KAYNAKLAR

 

1. Dağyolu K, Velioğlu S. Bir şizofren hastanın sanat ürünleri, İstanbul, 1962.

2. Der Beeck M. V Van Gogh and James Ensor. Transcultural aspects of psychiatric art. Basel, 1975.

3. Muller-Thalheim WK. Self healing tendencies and creativity. Transcultural aspects of psychiatric art. Basel, 1975.

4. Velioğlu S. Klinik tedavileri süresince şizofrenlerin sanat ürünlerindeki değişmeler, İstanbul, 1965.

5. Velioğlu S. La necessité de la langue graphique dans le domaine de la psychiatry, Cong rapport, İstanbul, 1970.

6. Velioğlu S. Functions of art in psychiatric diagnosis and a case study, Cong rapport, İstanbul, 1970.

7. Velioğlu S. Denek olarak psikiyatr, Psikiyatri Dergisi, 1:2, 1975.

8. Velioğlu S. Akıl hastası ve sanatçı, İstanbul, 1978.

9. Velioğlu S. Prepskotik dönemden psikoza şizofrenik süreç, İstanbul, 1978.

Maçka Cad. Beyaz Apt. No:15 Kat:3 D:6 Maçka - İstanbul

info@olcayyazici.com.tr

+90 212 246 41 21

+90 538 962 57 42

Engin Tasarım