PSİKOPATOLOJİK SANAT VE SANAT TEDAVİSİ

Eklenme Tarihi: 2016-04-20

PSİKOPATOLOJİK SANAT

 

19. YY sonlarında, psikiyatri hastanelerinde birikmeye başlayan hasta resimleri, sanatçıların ve toplumun ilgisini çekmeye başladı. Bu ilgi iki ayrı hedefe yönelmişti: Lombrosso gibi bazı araştırmacılar, bu ürünlere ‘deliliğin belirtilerini aramak’ için bakarken; Paul Meunier gibi başkaları, bunları ‘iç dünyanın dışa vurumu ve yaratıcılık’ açısından ele almaktaydı. O dönemdeki “resmi” sanat söylemi ise, bu yapıtları, ‘ifadenin ilkel biçimi’ şeklinde niteleyerek, ilgi alanından dışlamıştı.

Ancak, herkesi şaşırtan bu yapıtlar, 20. YY başlarından itibaren toplumu ve sanatçıları derinden etkilemeye başladı.Psikotik sanatın ‘altın çağı’ olarak bilinen 1880-1930 yılları arasında, Walter Mogenthaler ve Hanz Prinzhorn’un yazıları, ‘şizofrenik sanatçı’nın ortaya çıkışını ilan ediyordu. Böylece tartışma, psikiyatri alanının sınırlarını aşarak, ‘normal-anormal’ ve ‘delilik-yaratıcılık’ boyutuna yükseldi ve sanatta modernizmin doğuşunu etkiledi. Sembolistler akıl hastalığını ‘ruhun bir tercümesi’ ve ‘sanatın özü’ olarak nitelerken; ekspresyonistler ‘akıl hastalığı ve sanatçıların aynı özü kullandıklarını’ ve ‘akıl hastalığının yaratıcılığı artırdığını’ söylüyorlardı. Sürrealistler ise akıl hastalığını, ‘bilinçdışı sanatsal dışavurumun tam temsili’ olarak ilan etmişlerdi.

Günümüzdeki anlamıyla ‘şizofrenik’ veya ‘psikotik’ sanat terimleri, aslında bir sanat ‘stilini’ işaret etmektedir; modern bir çok sanatçının stilinde olduğu gibi. Bu stildeki bir yapıta doğrudan ‘hasta resmi’ gibi yaklaşmak, ancak modernizm öncesi bir bakış kullanıldığını gösterebilir. Diğer yandan, psikotik hastaların sanat ürünleri de, her zaman ‘psikotik sanat’ stilinde ortaya çıkmaz; yapıt bazen, sağlıklı sanatçıların stillerinden ayırt edilemez görünümde ve gene hayranlık verici bir mükemmellikte olabilir.

Psikotik (dışlanmış) sanatınaldırmaz ve sarsıcı görünümü, yerleşik sanat anlayışının savunmacı tepkisiyle karşılanmış ve bu yapıtların sanat sayılamayacağı başlıca iki soruya dayandırılarak ileri sürülmüştü: ‘Ürün estetik bir değer taşısa bile, hasta bunun ne kadar bilincindedir, dolayısıyla ürününden ne kadar sorumlu tutulabilir? Otomatizmle ya da bilinçdışıyla ortaya konan ürünler bir kişisel dışavurum sayılabilir mi?’ Bu sorularla, sanatın ‘bilinçli ve kasıtlı kompozisyon üretmek olduğu’, dolayısıyla, ‘spontan ve ilkel yaratıcılığın sanat sayılmaması’ gerektiği ileri sürülüyordu.

Kuşkusuz, bilinçdışı ögelerin yaratma sürecine katılması yaratıcılığın her alanı gibi sanat için de geçerlidir. Psikotik hastanın yaratma sırasında ‘kasıtlı’ olmadığı, ‘içgüdüsel’ ya da ‘bilinçli denetimden kopmuş’ olduğu, oysa sanatçının ‘tümüyle bilinçli ve kasıtlı’ olduğu savı ise, geçerliliği bir yana, doğru olması halinde bile yaratıcılığın yalnızca ‘bir biçimine’ değer yüklemek anlamına gelecektir.

 

SANAT TEDAVİSİ

 

Sanat tedavisinin tarihçesi 3 evrede incelenebilir: 1930-60 yılları arasındaki ilk evrenin başlarında, hastane ortamında sanatın bir tedavi aracı olarak kullanılabileceği fikri ortaya atılmıştı. Ancak asıl, 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ardından, dünya çapında yıkıcı bir savaştan çıkmış toplumu rehabilite etmek için değişik tedavi arayışları arttı. Terapötik komüniteler şeklinde, insancıl, doktor/hasta hiyerarşik rollerinin belirsizleştirildiği ve herkesin birlikte çalıştığı modeller denenirken, akıl hastanelerinde sanatla tedavi de bunun bir uzantısı olarak başlatıldı. Bu geçişi hazırlayan faktörler şöyle speküle edilebilir: İki dünya savaşı geçirdikten sonra toplumun, ‘insanın masum, sağduyulu ve dengeli bir varlık’ olduğu inancı sarsılmıştı ve “deli “olanın içerdekiler mi dışarıdakiler mi olduğu sorusu, psikotik sanat ürünlerindeki ürkünç bir acıyla sırıtan yüzler gibi bakmaktaydı insanlara. Bu sıralarda, savaş sonrası toplumun acıya artmış duyarlılığı ve eskiye ait herşeyi değiştirme eğilimi de psikotik sanata karşı ilgi ve hayranlığı desteklemiş olabilir. Diğer yandan, bu dönemde sanatta dışavurumculuk ortaya çıkmış ve psikotik sanatla ilgilenen sanatçılar da artmıştı. Sanat terapisi, bu sanatçıların psikiyatrlarla ilişkiye geçmesiyle başlatıldı ve uygulamalar genelde şu yöntemi izledi: Saygı, şevkat ve insanca davranış ana ilkeydi. Hastaların, dikkati üzerinde hissetmeden çalışabilecekleri kadar geniş bir mekan ve her hasta için yeterli bir alan ayrılmış, resim malzemeleri ve masası konmuş, terapistlerin sessiz gözlemciliğinde, hastaya hiç müdahale etmeden resim yapmaya yönlendirme seçilmişti. Bazı uygulamalardaysa, müzik dahil, günlük yaşam kargaşasının hakim olduğu bir hava egemendi. Bu dönemde sanat tedavisinin amacı, hastanın kendini dışa vurarak rahatlamasıydı.

1960-80 arasındaki ikinci evrede, antipsikiyatrik bakışın sanat tedavisine de egemen olduğunu ve Sanat Terapistleri Derneği’nin kurulduğunu görmekteyiz. Antipsikiyatrik kültür, devlete, ortodoks meslek uygulamalarına, kurumlara ve genelde bunların altında yatan tüm dar görüşlü tutucu zihniyetlere karşı gelişen kültürel tepkinin bir parçası olduğu için, sol görüşlerle parallellik taşısa da, bir kurum gibi gördüğü politikaya da karşıydı. Sanat çevreleri ve toplumsal alanda, devraldığı kültürel mirası reddeden karşı çıkış, bir yandan toplumsal eylemlere yönelirken, diğer yandan içine dönüp, ‘bilincin değiştirilmesine’ yoğunlaştı. Bu içe dönüş, Batı kültürüne ilişkin her şeyi red tavrıyla, Uzak Doğu’ya ilişkin felsefe ve uygulamalara, “uyuşturucu” madde kullanımına ve müziğe ilgi gösterdi. Bu dönemde ‘alternatif bilincin kendiliğinden ortaya çıkması’ gibi görülen şizofreni yüceltildi ve onu ‘kurban eden’ kurumsal psikiyatri suçlandı. Şizofreni, topluma egemen olan yapay gerçeklikten kaçıp, varoluşsal bütünlüğe ulaşmak için bir ‘atılım’ olarak görüldüğünden, LSD ve diğer maddeler, benzer ‘atılım çabaları’ için kullanıldı; ama bu girişimlerin bir çöküşle sonlandığı görülecekti. Bu evrede sanat terapisi ise, psikanaliz, özellikle Jungien yaklaşımların etkisine girdi. Jung’un kendisi de bir sanatçı ve heykeltıraştı ve dili önemseyen Freudien ekollerden farklı olarak, ‘psişe’nin kendini ortaya koyduğu bir ilkel form gibi gördüğü ‘imgeyi’ önemsiyordu. Bu anlamda da, deliliği, yalnızca bir psikolojik yıkım olarak değil, aynı zamanda, ‘zihin katmanları üzerindeki örtüyü kaldırarak içsel doğayı ortaya çıkaran bir süreç’ olarak görüyordu. İmge ve delilik kavramlarıyla uğraşarak, kolektif bilinçdışı ve arketip tanımlarına ulaşılmıştı. Sanatçılar da bu dönemde antipsikiyatristlerle ve Jungien terapistlerle yakınlaştılar.

1980 sonrası üçüncü evre ise, sanat terapisinin profesyonelleşme ve diğer terapi yöntemleriyle bağlantılanma dönemidir. Sanat terapistleri, yaptıklarının bir uğraşı terapisi olmadığını, serbest çağrışımla işleyen bir ‘boşalım, iletişim kurma, yorumlama’ yöntemi olduğunu söyleyerek, çeşitli psikoterapi yaklaşımları içinde yer almaya yöneldiler.

Peki bu olası mıdır? Psikiyatristler ya da sanat terapistleri, bir hastanın yapıtını, yorumlayabilir mi? Sanat terapistleri yorumlama aşamasını zor evre olarak tanımlarlar. Çünkü, Jung’un dediği gibi, ‘fantazileri entelektüel olarak kavramak değildir önemli olan, onları yaşamaktır’. Ancak o zaman asıl anlam ve yoruma ulaşılabilir. ‘Ne anlama geliyor?’ sorusu ile bilinçaltına giden kestirme yoldan hastayı tanılayıp kategorize etme kolaycılığı geçersizdir. Resimde görülen, hastanın iletişim çabasıdır. Bunlardan duygusal olarak etkilenmeden, kendi geçmiş ve bugünkü simgesel algıların etkisine girmeden, ‘iletileni almak’ olanaksızdır. Sanat terapi gruplarında simgelerin tartışılması, bunların diğer hastalar için ne kadar farklı anlamlarda olduğunu göstermiştir. Bu imge ve simgeler, bize tanıdık ve anlamlı gelse de, evrensel olmaktan çok, kişisel ve özeldir. Anlamları ancak uzun süreli sabırlı bir terapi sürecinde ve ancak ‘hasta tarafından ifade edilebildiğinde’ netleşebilir. Bu durumda en kötüsü de, hastanın içinde bulunduğu durum nedeniyle eserini doğru kavrayıp anlatamıyacağını düşünüp, ona kendi yorumunu empoze etmek olabilir.

 

KAYNAKLAR

 

1. Art, psychotheraphy and psychosis. Killick, K & Schaverien, J (Eds). Routledge, 1997

2. Lombardi S. Champs libres. In pursuit of art brut (2).Sociéte des arts indisciplinés. Montreal (Quebec), 2003.

Maçka Cad. Beyaz Apt. No:15 Kat:3 D:6 Maçka - İstanbul

info@olcayyazici.com.tr

+90 212 246 41 21

+90 538 962 57 42

Engin Tasarım