DÜNYA VE TÜRKİYE'DEKİ GELİŞİMİ

Eklenme Tarihi: 2016-04-20

PSİKOPATOLOJİK SANAT VE İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ PSİKİYATRİ KLİNİĞİNDEKİ PSİKOPATOLOJİK RESİM ÇALIŞMALARI

Günsel Koptagel-İlal

1927 yılında Prof.Dr. Mazhar Osman Uzman’ın çabaları ve önderliğinde, Akıl Hastanesi Toptaşı’ndaki kötü durumdaki binadan Bakırköy’deki binaya taşındıktan sonra, Batı Avrupa’daki örneklere bakarak Türkiye’de psikiyatrinin geliştirilmesi ve çağdaşlaştırılması çabalarına girişilmiştir.

Bu arada hastaların, özellikle de hastanede uzun süre ya da devamlı kalan kronik hastaların, bir işte çalıştırılmaları için de girişimlerde bulunulmuş ve kimi bahçede kimi de bina içinde kurulan atölyelerde çalıştırılmışlardır. Bu da, “iş tedavisi = ergoterapi” olarak adlandırılmıştır. Ne var ki, bu çalışmalarda resim veya sanatla tedavi ya da hastaların sanat ürünlerinin psikopatolojik açıdan incelenip değerlendirilmesi söz konusu değildir. Ancak, o yıllarda Avrupa’da da psikiyatri kliniklerinde düzenli uygulama olarak psikopatolojik sanat çalışmaları, sanatla tedavi yöntemi pek yoktur.

 

Avrupa’da Psikopatolojik Sanat

 

 

Avrupa’da, 19. Yüzyıl sonlarında, Fransız patolog ve adli tıp uzmanı Tardieu (1872) ile akıl hastanesi direktörü Max Simon (1876), adli tıp açısından akıl hastaları ile ilgili yazılarında onların sanat yapıtları üzerinde de durmuşlardır. Bu yazılar psikiyatristlerin, psikologların, etnologların dikkatini çekmiş, ama daha çok Gestalt psikolojisi, fenomenoloji gibi psikoloji tekniklerinde kullanılmışlardır. 20. yüzyıl başlarında, sanat dünyasında anlatımcılık ve resimde soyut şekillere yönelme dalgaları eserken, akıl hastalarının resimleri de anlatım, estetik ve psikopatoloji yönünden ilgi uyandırmaya başlamıştır. 1907 yılında Fransız psikiyatrist Paul Meunier,akıl hastalarının resimlerini estetik açıdan inceleyen “L’Art chez les Fous” (Delilerde Sanat) adlı bir kitap yayınlamıştır.Marcel Réja takma adını kullanarak yayınladığı bu kitap pek ilgi çekmemiş, üzerinde durulmamıştır. 1921’de İsviçreli psikiyatrist Walter Morgenthaler’in yayınladığı, Bern’deki Waldau akıl hastanesinde yatan ressam Adolf Wölfli ile ilgili “Ein Geisteskranker als Künstler” (Sanatçı olarak bir akıl hastası) adlı kitabı daha çok ilgi uyandırmıştır. Bu arada, Avrupa’da akıl hastalarının resimleri konusunda asıl önemli isim Alman sanat tarihçisi ve psikiyatrist Hans Prinzhorn’dur. Prinzhorn, felsefe eğitiminin ardından tıp eğitimi gördükten sonra, 1919 yılında Heidelberg Üniversitesi Psikiyatri Kliniğinde asistanlığa başladığında, klinik direktörü Profesör Karl Wilmans’ın, onu klinikte bulunan ufak koleksiyonu diğer akıl hastanelerinde bulunan hasta resimlerini de toplayarak zenginleştirmesi ve bu konuda bilimsel bir çalışma yaparak değerlendirmesi için görevlendirmesi üzerine, bu konuda çalışmaya başlamış ve bugün Heidelberg Üniversitesinde “Prinzhorn Koleksiyonu” olarak tanınan ve müze haline getirilmiş koleksiyonu oluşturmuştur. Prinzhorn 1922’de, çalışmalarının ilk ürünü olarak “Bildnerei der Geisteskranken” (Akıl hastalarının resimleri) adlı kitabını yayınlamıştır. Prinzhorn çalışmalarında, hastaların psikopatolojik yapıtlarını da analiz ederek, buradan ifade özelliklerinin incelemesine girmiş, bu yapıtları o günlerde gelişmekte olan modern sanatın öncüsü yapıtlarla ve de ilkel insanların yaptıkları resimlerle de karşılaştırarak, şizofreni ruh ve düşünce yapısını anlamaya yönelik teoriler geliştirmiştir. Prinzhorn’un öne sürdüğü tezler bugün hâlâ üzerinde çalışılmakta ve tartışılmakta olan görüşlerdir. Dolayısıyla psikopatolojik sanat konusundaki ilk çalışmayı yapan ve daha sonraki çalışmalara yol açan kişi Prinzhorn’dur.

1920’li yılların başlarında, Avrupa’daki psikiyatri hastanelerinde hastaların yaptıkları resimler biriktirilmeye ve bunlar üzerinde görüşler öne sürülmeye de başlamıştır. Ancak başlangıçtaki görüşler, bunları daha çok akıl hastalarındaki bozukluğun ve yozlaşmanın kanıtı olarak kullanma yolundadır. O sıralarda bilim dünyasında esen “eugenics” (sağlam ırk) görüşlerinin de bunda az çok bir rolü olduğu gibi, sanat görüşlerinde tutucu olan kesimin o sıralarda gelişmekte olan modern sanata karşı tutumları ve modern sanatın deli resimlerindan farksız olduğunu söylemeleri de onlara destek olmuştur. I.Dünya Savaşından yenilgiyle çıkan, ekonomisi sarsılmış, morali bozulmuş Almanya’da ırkçılık eğilimi gelişirken, akıl hastalarını “topluma yük” gibi görme de başladığında, bu tutum daha yoğunlaşmış ve hele Hitler yönetime geçtikten sonra artık Nazi rejiminin propaganda aracı olup, ötanazi eylemlerine bahane ve kanıt olarak kullanılmıştır. Akıl hastalarının yanısıra modern sanat ürünleri yaratan pek çok sanatçı da “yozlaşmış sanat” nedeniyle kovuşturmalara uğramış, başka ülkelere kaçabilenler kaçmış, kaçamayanların çoğu da toplama kamplarına gönderilmiş ve/veya öldürülmüşlerdir. Bu arada büyük tantana ile akıl hastalarının resimlerinden kurulu sergiler düzenlenerek halkı da bu “yozlaşmış” sanat ürünleri ile etkileyip ötanaziyi haklı çıkarmaya çalışılmıştır.

Fransız Devriminden beri ifade özgürlüğüne diğer ülkelerden daha fazla yer veren ve hele düşünce ve sanat akımlarındaki yeniliklere her zaman kucak açıp beslemiş olan Fransa’da ise, akıl hastalarının resimlerine ilgi daha estetik ve yansız, bilimsel türde olmuştur. II.Dünya Savaşı’ndan sonra Paris Üniversitesi Psikiyatri Kliniği Sainte-Anne Hastanesinde psikopatolojik sanat çalışmaları başlamış, 1948 yılında Uluslararası Psikopatolojik Sanat sergisi düzenleme planlanmış ve bunun 1950 yılında Paris Üniversitesi Psikiyatri Kliniği Direktörü Profesör Jean Delay’in başkanlığında Paris’te toplanacak olan “I. Dünya Psikiyatri Kongresi” sırasında açılması için hazırlıklara başlanmıştır. 16 ülkeden 29 psikiyatristin kendilerinin veya hastanelerinin koleksiyonlarından gönderdikleri resimlerden kurulu sergi, 21 Eylül 1950’de Sainte-Anne Hastanesinin 6 salonu bu işe ayrılıp hazırlanarak düzenlenmiştir. 21 Eylül-14 Ekim 1950 tarihleri arasında açık kalan bu sergi 10 000’den fazla kişi tarafından izlenmiş ve büyük yankı yapmıştır2. 1950 yılındaki kongre sırasında “Uluslararası Psikopatolojik Ifade Derneği” (Société Internatonale de Psychopathologie de l’Expression - SIPE) kurulmuştur. Halen var olan bu dernek, 1970’li yıllarda adını “Uluslararası Psikopatolojik Ifade ve Sanatla Tedavi Derneği” (Société International de Psychopathologie de l’Expression et l’Art Thérapeutique = International Society of the Psychopathologie of Expression and Art Therapy) olarak genişletmiştir. Derneğe Türkiye de üyedir. Uluslararası ikinci başkanlığını 1973 yılına kadar Ord Prof.Dr.İhsan Şükrü Aksel, 1973’den sonra da ben üstlenmiş bulunuyordum.

 

Türkiyede psikopatolojik sanat

 

Mazhar Osman’ın, yanında yetişen genç hekimleri, bilgi ve görgülerini arttırmaları, meslek dalındaki yenilikleri öğrenmeleri için yurtdışına, Avrupa’ya gönderme adeti var. Asistanlarından Dr.Kâzım Dağyolu uzmanlık sınavını verdikten sonra onu da, II.Dünya Savaşı sona erip yurtdışına çıkış olanakları başladığında, Paris’e, Jean Delay’in direktörü olduğu Paris Üniversitesi Sainte-Anne Psikiyatri Kliniğine gönderiyor. Dağyolu 1948-1949 yıllarında bu klinikte çalışıyor. Bu yıllar o klinikte hastaların resim ürünlerine ilginin yoğunlaştığı yıllar. Dağyolu zaten sanatla ilgilenen, sanat çevresinden de dostları bulunan bir kişi olarak bu çalışmalardan epey etkileniyor. Prof. İhsan Şükrü Aksel ise, sık sık yurtdışına kongrelere gittiğinden, batı ülkelerindeki gelişmeleri dikkatle izliyor ve çok büyük bir olasılıkla, 1950 yılında Paris’teki I.Dünya Psikiyatri Kongresine de gidiyor, kongre sırasında açılan sergiyi de görüyor. Ardından, kurulan SIPE derneğine de üye oluyor.

İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Kliniğini o zaman kent merkezinden ve diğer üniversite kliniklerinden epey uzakta olan Bakırköy’deki hastane alanından çıkarıp, üniversite klinikleri kompleksi içinde bir yere taşımak Mazhar Osman zamanından beri istenilen bir durum, ancak bu istek ne yazık ki Mazhar Osman’ın yaşadığı yıllarda gerçekleşemiyor. Ondan sonra yoğunlaştırılan çabalar sonunda Çapa’da psikiyatri ve ortopedi binalarının inşaatına başlanarak 1955’de inşaat bitiyor ve psikiyatri bugünkü kliniğine taşınıyor. Kâzım Dağyolu’nun anlattığına göre bu binanın planlarını, Dağyolu İsveçteki Karolinska kliniğinden getirmiş ve o dönemin en modern psikiyatri kliniği koşullarına uygun biçimde yapılmış. Benim öğrenciliğim yıllarında açılan bu klinikten, aynı yıl Istanbul’da yeni açılan Hilton Oteline benzetme yapılarak “Çapa’nın Hiltonu” diye söz edilirdi.

Kliniğin alt katında geniş bir salon da çalışma tedavisi yeri olarak düşünülmüş, kapısına “Ergoterapi” diye bir tabela da asılmış, hatta bazı iş makineleri de alınmış ama bunlar hiç kullanılmamış. Bu arada, artık profesör olmuş bulunan Kâzım Dağyolu bu salonun resim atölyesi olarak kullanılmasını düşünmüş; bu düşüncesini sıklıkla İhsan Şükrü hocaya da açmış, o da pek karşı çıkmamış ama işin gerçekleşmesi ertelenmiş durmuş. Yine Kâzım Dağyolu’nun bana anlattığına göre, 1957 yılında İhsan Şükrü Hoca yurtdışında kongreye gidip klinik direktörlüğüne kendisinin vekalet ettiği bir sırada, Kâzım bey kapalı duran o salonu açtırıp resim atölyesi haline getirmiş. İhsan Şükrü hoca yolculuktan döndüğünde bu işe hiç bozulmayıp, desteklemeye başlamış.

Resim atölyesinde hastaların çalışmalarını teknik açıdan destekleyecek bir ressama gereksinim duyulduğundan, Güzel Sanatlar Akademisi hocalarına danıştıklarında, Cemal Tollu o yıllarda Akademiden mezun olan öğrencisi Muammer Çin’ı önermiş ve Muammer Çin klinikte, resim atölyesindeki göreve başlamış. O sıralarda, klinikte uzmanlık eğitimini gördükten sonra ayrılıp askerlik görevine giden Dr.Süleyman Velioğlu askerden dönüp kliniğe uğradığında, bu konuyla ilgilenen, kendisi de resim çalışmaları yapan bir kişi olduğundan, hastaların resim çalışmalarıyla ilgilenmesi için klinikte göreve başlatılmış.

Ben 1959 yılı Haziran ayı sonunda fakülteyi bitirip hemen klinikte asistan olarak göreve başladığımda, resim atölyesi canlı bir çalışma içinde idi. Hastalar resim atölyesine gitmek için yüreklendiriliyorlar ve çoğu severek gidip günlerini değerlendiriyordu. İlkin çekimser olanlar sonradan buna kapılıyor, hiç eline kalem fırça almamış olanlar bile, içlerinden geldiği gibi yaptıkları şeylerin değerlendirildiğini gördüklerinde bayağı gururlanıyor ve kendilerince bir kimlik ediniyorlardı. Yaratıcı tedavi etkisini gösteriyordu. Bu arada klinikte sürekli yatan bir kaç kronik psikozlu hasta vardı ki, onlar atölyenin temel direği gibi baş sanatçılarıydı. Bunlardan biri Güzel Sanatlar Akademisinde görevli öğretim üyesi ünlü ressam Leopold Levy’nin öğrencisi iken hastalanan “Ressam Nejat”, diğeri de yüzbaşılıktan malûlen emekli “Yüzbaşı” dediğimiz hastaydı. Ressam Nejat modern türde soyut resimler yaparken, Yüzbaşı klasik türde genellikle büyük boy tablolar yapıyordu. Kâzım Dağyolu resim atölyesi ile çok ilgileniyor, hemen her gün aşağıya inip yapılanları inceliyordu. Bu arada konuyla ilgili kitaplar araştırıyor, dergilerde falan gördüğü kitap ilanları olursa onları getirtebilmemiz için benimle konuşuyor, çareler arıyordu. O zamanlar döviz sıkıntısı, gümrük zorluğu gibi sorunlardan ötürü dışardan bir şey getirtmek hiç de kolay değildi. Ben kimini Paris’te müzik öğrencisi olan ablamdan istiyor, kimini Haşet Kitabevi’ne ısmarlayıp aylarca uğraşıp getirtiyor, bazan da kurnazlık edip kitabın yazarının adresini buluyor, Kâzım beyin profesör antetli kağıdına yazarı iltifatlara boğan bir mektup yazıp, yazarın kendinden istiyordum. Örneğin, o zamanlar bizde hiç tanınmayan Margaret Sechehaye’ın “Journal d’une Schizophrène” (Bir şizofrenik kızın günlüğü) kitabını böyle elde edebilmiştik. Bu arada psikopatolojik sanat konusunda yeni çıkmış önemli bir yapıt olan, 1950’de Paris’teki Uluslararası Serginin resimlerini de içeren, Robert Volmat’nın “L’Art Psychopathologique” adlı kitabını da epey zorlanarak getirtebilmiştim.

İhsan Şükrü hoca da resim atölyesiyle ilgilenir, haftada bir yaptığı büyük vizitlerden sonra mutlaka resim atölyesine de uğrar, kliniğe gelen yabancı konuklara atölyeyi de gururla gezdirirdi. Bu arada hasta resimlerinden kurulu hatırı sayılır bir koleksiyon birikmişti. 1959 yılı sonlarında bir gün, İhsan Şükrü hoca beni çağırarak, artık bir sergi açma zamanının geldiğini, beni bu işle görevlendirdiğini söyledi, sergiyi o sıralarda Istanbul’da en önemli sergilerin açıldığı tek yer olan Fransız Konsolosluğu salonlarında yapabilmemiz için Fransız Kültür Ataşesi Mösyö Jean Pénard’a bir kart yazıp elime vererek beni ona gönderdi. Mösyö Pénard çok sevimli ve nazik bir adamdı, konuyla ilgilendi, sergiyi orada hiç bir ücret ödemeden düzenlememiz için her türlü kolaylığı gösterdi. Sergi 1960 Nisan ayında açılacak, 15 gün sürecekti.

Salonu da sağladıktan sonra, klinikte hazırlık çalışmalarına koyulduk. Sergi için broşür hazırlanacak, açılış kokteyli yapılacak, başka bir takım harcamalar da yapılacaktı. Organizasyon işlerinde çok deneyimli ve pratik olan İhsan Şükrü hoca bu işe de hemen bir çözüm buldu. Hocanın başkanı olduğu Akıl Sağlığı Derneğine bağlı, “Az Gelişmiş Çocuklara Yardım Derneği” diye bir dernek vardı; yapılması için uğraşılan Çocuk Psikiyatrisi kliniğine yardım toplama amacıyla kurulmuştu ve bağış alma yetkisi vardı.Masrafları oradan karşılamak daha kolay olacaktı. Bu arada sergide resimleri bağış karşılığında isteyenlere vermek de düşünülebilirdi. Elde edilen gelirle hastaların resim atölyelerindeki çalışmalarında kullanabilecekleri daha iyi malzeme de sağlanabilirdi. Resimlerin bazılarının böylece elden çıkabileceği olasılığına karşı Kâzım Dağyolu “şunların bir fotoğraflarını çektirsek” diye düşünüyordu. Ancak bunu yaptırabilecek paramız da profesyonel fotoğrafçımız da yoktu. Aklıma Yıldız Moran geldi. Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinden (bugünkü Robert Kolej) arkadaşım olan Yıldız Moran sanat tarihi profesörü Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun yeğeni idi. İngiltere’de fotoğrafçılık eğitimi gördükten sonra Istanbul’da, Beyoğlu’ndaki Maya Sanat Galerisinin üstündeki katta bir fotoğraf atölyesi açmıştı. Türkiye’nin ilk kadın fotoğrafçısıydı. Sanat fotoğrafları çeker, kendisi de sergiler açardı. Yıldız’a derdimizi açınca hemen ilgilendi ve kliniğe gelip resimlerin çok güzel fotoğraflarını çekip bize hediye etti.

Şimdi bir de serginin duyurulması konusu vardı. Davetiyeler bastırıldı, resim atölyesinde Dr.Süleyman Velioğlu bir de afiş hazırladı. Bazı gazetelere de haber verildi. Benim yabancı konsolosluklardaki kültür ataşeliklerinden ve sanat çevrelerinden epey tanıdıklarım vardı, davetiyeleri onlara dağıttıktan başka aile dostu olarak bildiğim bazı önemli kişilere duyurdum. Bunlara İhsan Şükrü hocanın ve Kâzım hocanın tanıdıkları da katılınca, açılış kokteyli epey tantanalı oldu. İstanbul’daki hemen tüm kordiplomatik (özellikle kültür ataşeleri) ve Istanbul’un kültür-sanat otoriteleri ile İstanbul sosyetesinin önemli isimleri gelmişlerdi. Bu sergide epey resim de satıldı. Yapı Kredi Bankasının kurucusu ve başkanı Kazım Taşkent’in eşi Ayşe Taşkent 8-9 büyük tablo aldı, diğer kişiler de epey bir şeyler aldılar. Derneğe bağış olarak kabul edilen bu gelirlerle resim atölyesi için şövale’ler yaptırdık, hastalara atölyede çalışırken giymeleri için çeşitli renklerde ressam gömlekleri diktirdik ve çalışmalara gerekli diğer malzemeleri sağladık. O günlerde Kliniğimize konferans vermeye gelmiş olan Berlin Üniversitesinden iki doçent (şimdi günümüzün en ünlü psikanalistlerinden ve Nobel barış ödülü sahibi Profesör Horst-Eberhard Richter ile ünlü nörolog Profesör Hartwick Heyck)ın bu sergiyi gezip hayran olarak Almanya’da anlata anlata bitiremediklerini öğrendik.

İstanbul’daki sergi basında çok büyük yankı uyandırmıştı; bu konudaki yazılar sanırım Süleyman Velioğlu tarafından bir dosyada arşivlendi. Serginin sonuna doğru, bir Pazar sabahı (sergi henüz halka kapalı iken) sergide resimleri bulunan hastaları sergiye götürerek gezdirdik, bu sırada resimlerini çektik ve ardından Kâzım Bey’in evinde ufak bir ikram ile birlikte onlarla bir sohbet toplantısı yaparak konuşmaları da teybe aldık. Hastaların bazılarının pijamalarından başka giysileri olmadığından onlara giysi uydurmak ta bir macera olmuştu.

1960 yılı Türkiye’de politik gerilimlerin hüküm sürdüğü bir dönemdi. Sergi kapandıktan bir hafta kadar sonra Beyazıt ‘ta 28 Nisan olayları oldu. Ardından 27 Mayıs olayı geldi. İhsan Şükrü hocanın deneyimli tutumu ve soğukkanlılığı ile klinikteki çalışmalarımız ve sanat atölyesinin çalışmaları düzenleri bozulmadan sürüyorlardı. 1960 yılı sonbaharında, ben, İhsan Şükrü Aksel Hoca’nın daha önceden öngördüğü ve ayarladığı üzere, uzmanlık eğitimimin gerisini Berlin Üniversitesi Nöro-Psikiyatri Kliniğinde sürdürmek için Almanya’ya gittim ve orada Asistan Doktor olarak göreve başladım. Gittikten sonra Türkiye’den aldığım ilk haberden 147 öğretim üyesinin Sıkıyönetim tarafından işlerine son verildiği ve bunların arasında İhsan Şükrü hocanın da bulunduğunu öğrendim. Bu olayı duyan Alman Profesör ve diğer meslekdaşlar çok üzüldüler ve Hoca’yı konferans vermesi için Berlin’e davet ettiler. Hoca Berlin’de Deneysel Beyin Tümörleri üzerinde yaptığı bir çalışmayla ilgili konferans verdi. Gelirken klinikteki resim çalışmalarına ait diapozitifleri de getirmişti. Bunları bir konferans ile benim onlara sunmamı istedi. Daha sonra bir seminer toplantısında ben bunları klinikte sunduktan sonra Hoca’ya geri gönderdim. Türkiye’de bizim yaptığımız çalışmalardan çok etkilenen Berlin Üniversitesi hocaları böyle bir atölyenin Berlin kliniğinde de kurulmasını benden istediler. Bu atölye kuruldu ve biriken koleksiyonun diapozitifleri açıklamalarıyla birlikte tarafımdan Paris’teki SIPE’e bağlı dokümentasyon Merkezi CIDEP’e (Centre International de Documentation de l’Expression Psychopathologique) gönderildi.

1962’de Uluslararası İfade ve Sanat Psikopatolojisi Kongresi Belçika’da Anvers’te toplanmıştı. Ben Berlin kliniğindeki çalışmalarımdan bir bildiriyle kongreye katıldım. İhsan Şükrü Hoca da o kongreye geleceğini ve bazı hasta resimlerini de kongredeki sergiye katılmak üzere göndereceğini bana bildirmişti. Ancak, gelirken yolda hastalandığından kongreye katılamadı. Gönderdiği resimler sergilenmişti. Sonra Kongre organizasyonu tarafından kendisine geri gönderildiğini öğrendim. O kongre, iki yıl önce kitabını bin bir zorlukla getirtebildiğim Profesör Robert Volmat başkanlığında düzenlenmişti. Robert Volmat ile o kongrede başlayan dostluğumuz ve iletişimimiz bir kaç yıl önceki ölümüne kadar kesintisiz sürdü. Aynı kongrede, çeşitli ülkelerden, adlarını daha önce sadece yazılarından ve kitaplarından duyduğum, bu konuyla ilgili pek çok kişi ile de tanıştım.

İhsan Şükrü Hoca 1963 yılında üniversitedeki görevine geri döndü. Ben de 1964 yılı sonunda Almanya’dan yurda döndüm ve klinikte görevime yeniden başladım. Ne var ki aradan geçen politik olayların yarattığı sarsıntı ve kırgınlıklar klinikteki o eski uyumlu havayı yok etmiş, hocalar arasına soğukluk girmişti. Bu ister istemez Sanat atölyesinin eskiden klinikle bütünleşmiş olarak hevesle yürütülen çalışmalarını da etkilemiş, değiştirmişti. İhsan Şükrü hoca ile Kâzım hoca kürsü kurulu gibi çok zorunlu durumlar dışında bir araya gelmemeye çalışıyorlar, İhsan Şükrü Hoca artık Sanat atölyesine pek inmiyor, Kâzım bey ise kliniğe geldiği günlerde atölyeye sanki sığınıyor, ama gördüğüm kadarıyla bilimsel çalışmalara eski hevesli ilgiyi de göstermiyordu. Buna karşılık, İhsan Şükrü hoca Fransız La Paix hastanesinde bir resim atölyesi kurdurmuştu. Robert Kolej’de sanat öğretmeni olan Mr. Wharton adlı bir Amerikalı da gelip onlarla ilgileniyordu. Ben Almanya’dan döndükten sonra, Hoca benim de Cumartesi günleri oraya gidip yapılanları izleyip değerlendirmemi istemişti. Böylece oradan da bir koleksiyon ve bildiri konusu çıkarmıştık.

1967 yılında “V.Uluslararası Ifade ve Sanat Psikopatolojisi Kongresi” Paris’te toplanıyordu. İhsan Şükrü Hoca ile birlikte o kongreye bildirilerle katıldık. Bu bildiriler sonra Excerpta Medica’nın özel kongre cildinde yayınlandı. Paris’teki kongre genel kurulunda bir sonraki kongrenin 1970 yılında Istanbul’da tarafımızdan düzenlenmesi kararlaştırıldı. Prof.İhsan Şükrü Aksel başkan, ben de genel sekreter seçildim.

 

VI.Uluslararası İfade ve Sanat Psikopatolojisi Kongresi – 23-26 Eylül 1970 –İstanbul

 

İstanbul’a döner dönmez kongre hazırlıklarına başladık. İhsan Şükrü hoca deneyimli ve pratik tutumuyla hemen çalışma düzenini planladı. Bana: “Kongreyi senle ben yapacağız, fazla dağılmaya gerek yok, yardımcı olarak bir de Dr. İmadettin’i alırsın” dedi. Bu kongre hazırlığı sırasında çok yoruldum ama hocadan çok da şey öğrendim, arkamda hocanın desteği olduğundan da yorgunluğumu hissetmeden çalışabiliyordum. Dr. İmadettin Akkök o sıralarda kliniğe yeni asistan girmiş, dernek çalışmaları konusunda deneyimli bir arkadaştı. Dürüstlüğü ve sessiz sedasız yaptığı çalışmalar hayranlık uyandırıcı derecedeydi. Aynı biçimde deneyimli olan Dr. Kayıhan Aydoğmuş da komiteye adıyla katılmamakta ama organizasyon konularında bize değerli yardımlarıyla destek olmaktaydı. Bu sıralarda ben bir de doçentlik sınavına hazırlanıyordum. Mart 1968’de tezimi teslim edip, Kasım 1968’de sınavları bitirip doçent olduktan sonra artık tam hızla kongre hazırlıklarına giriştim. Kongreyi 23-26 Eylül 1970 tarihlerinde yapacaktık.

Kongre yeri olarak Hoca o sıralarda inşaatı bitmek üzere olan Atatürk Kültür Merkezi’ni düşünmüştü. Ankara’ya gidip Milli Eğitim Bakanı Orhan Oğuz ile görüşerek bunu sağladı. O zamanlar şimdiki gibi kongre organizasyon firmaları pek yoktu. Seyahat Acentası olarak Hoca Wagon-Lits Cook ile görüşerek anlaştı. Elimizde hiç para yoktu, üniversiteden biraz bir şey alacaktık ama onu hiç bir zaman peşin alamazdık. Acil olarak gerekli mühür, yazışma kağıtları, zarflar gibi şeylerin parasını Hoca cebinden vererek bastırdık, hesapların problemsiz tutulabilmesi için de gelir ve giderler konusunda yine “Akıl Sağlığı Derneği”ni kullandık. Hesap tutma ve saymanlık işleriyle Dr. İmadettin ilgilendiğinden, o konuda benim endişe etmeme gerek kalmıyordu. Kongre hayli masraflı bir kongre olacaktı. Konferans ve bildiri seanslarından başka film gösterileri ve yurtdışından gelecek katılımcıların getirecekleri veya gönderecekleri resimlerden kurulu bir de sergi olacaktı. Katılımcıların getirdikleri filmlerle ilgili bir Film Yarışması yapılacak, kazanan ilk üç film için ödül de verilecekti. Konferans ve bildiriler 4 dilde (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca) olacak, simultane çeviri yapılacaktı. Üstelik AKM’de kulaklıklar falan olmadığından, onları da bizim sağlamamız gerekiyordu. Ayrıca AKM’de Konser salonundan başka 2 salona ve serginin yapılacağı geniş bir yere de gereksinim vardı. Bu arada ilaç firmalarından da destek almaya çalışıyorduk ama bu firmalar ulusal kongrelere çok cömert davranırlarken uluslararası kongrelere, hele böyle ilâçla değil de sanatla ilgili bir kongreye, katkıda bulunmak istemiyorlardı. Artık kişisel dostlukları kullanarak, rica ve ısrarlarla ne koparabilirsek almaya çalışıyorduk. Kongre çantası bile yapmadılar da kendimiz yaptırdık. Yazışmaları yapacak sekreter tutacak paramız olmadığından, hepsini ben yapmak zorundaydım. Kongre yılına yaklaştığımızda, haftada üç dilden 30-40 mektubu yazıp postalamak ta bana düşüyordu.

Kongre Bildiri broşürü ile Program kitabı ve Özetler Kitabı için kongre konusuna yaraşır resimler ararken Vedat Nedim Tör imdadıma yetişti ve kendi koleksiyonundan Van’daki mağaradan çekilmiş ilkel resim (cin resimleri) fotoğraflarını verdi. Basım için de ahpaplıkları kullanarak Osman Nuri Karaca’nın Karaca matbaasında bu kitapları oldukça uygun fiyatla bastırdım.

Kongreyi duyurma işinde ilk yardımı yine bir eski okul arkadaşımdan, gazeteci Meryem Turalı’dan aldım. Bir rahatsızlığı nedeniyle bir gün bana geldiğinde, ne yazık ki ciddi bir beyin tümörü olduğunu keşfettiğimiz bu arkadaş, ameliyat için İsviçre’ye gitmeden önce kongre ile ilgili bir yazıyı da Yeni İstanbul gazetesine yazıvermişti. Bu yazının yankısı oldukça büyük oldu. Ardından bana haber almak için gelen TRT Istanbul radyosu haber ajansından Kenan Akıcı ise kongre öncesinde ve kongre boyunca büyük yardımlarda bulundu.

Bu arada Atatürk Kültür Merkezi’nin inşaatının kongre açılışına kadar tamamlanıp tamamlanmayacağı da bir sorun olup heyecan yaratıyordu. Artık ben her iki günde bir şantiyeye, Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun bürosuna gidip gelip duruyordum. Hayati bey her ne kadar yetişeceğini söylüyorsa da görünen manzara hiç te öyle demiyordu. Ana salon yetişse bile bize çok gerekli olan tiyatro salonları sanki yetişemeyecek gibiydi.

1970 yazında bir de Kolera salgını konusu gündeme gelmişti! Mikrobioloji Profesörü Ekrem Kadri Unat her ne kadar bunun kolera olmayıp enterit olduğunu söylüyorsa da, basın ortalıkta panik yaratacak haberleri veriyor, herkesin kolera aşısı olması isteniyordu. Avrupalı ve Amerikalılar bu konuda epey çabuk tedirgin olan kişilerdir ve gelişlerini hemen iptal ediverirler. Bu bizim de başımıza geldi. Bunun yanı sıra o sırada Lima depremi de olunca, Peru’dan gelecek önemli bir kaç katılımcı da gelemedi. Beklediğimizden biraz daha az kişi geldiyse de yine de 250 kadar yabancı katılımcımız oldu.

Oldukça çırpıntılı ve heyecanlı bir hazırlık döneminden sonra AKM de bizim kullanacağımız kadar hazır oldu. Sergilenecek resimlerin bazıları kargo ile yollandığından, onları Yeşilköy gümrüğünden de bir alay formaliteyi tamamlayıp tekrar geri gönderileceği teminatını vererek bizim çekmemiz gerekmişti. O işi de komiteye aldığımız asistan arkadaş Dr. Serol Teber yüklendi. Sergi düzenlemesini ricam üzerine karikatürist Tan Oral, film jürisi başkanlığını da Onat Kutlar üstlenmişlerdi. Kongre sırasında kliniğimizde staj yapan psikolog öğrenciler de yardımcı oldular ve kongreyi güzel bir biçimde başlatıp sürdürebildik. Açılışa yerli ve yabancı çok kişi katıldı. Katılanlar arasında ülkemizin tanınmış sanatçıları, yazarları ve aydınları da bulunuyordu. Istanbul’da yapılan “VI.Uluslarası İfade ve Sanat Psikopatolojisi Kongresi” böylece başarıldı ve Uluslararası Derneğin (SIPE) arşivinde en başarılı kongrelerden biri olarak anılarak kayda geçti.

1972 yılında ben Cerrahpaşa Tıp Fakültesine geçtiğimden, Çapa Psikiyatri Kliniğindeki çalışmalardan artık pek fazla haberim olmadı. Anladığım kadarıyla Süleyman Velioğlu bu konuyla uğraşmayı sürdürüyor ve atölye de oranın temel direği diyebileceğim ressam Muammer Çin’ın emekli oluncaya dek değişmez biçimde sürdürdüğü emekleriyle varlığını götürüyordu. 2004 yılında Prof. Dr.Olcay Yazıcı’nın girişimiyle Borusan salonlarında açılan “Çığlığın Işıkla Buluşması” Sergisi, vaktiyle sevgi ve ilgiyle başlatılmış olan çabaların yok edilmediğini gösteren mutlu bir olay olmuştur.

Maçka Cad. Beyaz Apt. No:15 Kat:3 D:6 Maçka - İstanbul

info@olcayyazici.com.tr

+90 212 246 41 21

+90 538 962 57 42

Engin Tasarım