ÇIĞLIK - PROJENİN ÖYKÜSÜ

Eklenme Tarihi: 2016-04-20

(Olcay Yazıcı, Çığlık Işıkla Buluştuğunda:; kitabından)

PROJENİN ÖYKÜSÜ: ÇIĞLIK IŞIKLA BULUŞTUĞUNDA

KARŞILAMA

Odanın bir duvarı yerden tavana kadar dolaptı. Dolabın önüne bir kanepe ve koltuklar yerleştirilmişti. Ceketimi çıkardım, kanepeyi ve koltukları yavaşça çekerek dolap kapaklarının açılabileceği bir mesafe oluşturdum. Anahtarı dolabın kilidine yerleştirdim, çevirdim.

Bu dolaplar yıllardır hiç açılmamıştı. Kapağı açarken, uzun yıllar beklemenin sabırsızlığıyla dolu ağır bir koku çarptı yüzüme: Boya, kağıt ve toz karışımı, sersemletici bir koku. Raflarda insan boyu kalın mukavva dosyalar ve içlerinde binlerce kağıt görünüyordu. Elimi dosyalardan birine uzatıp, içinden rasgele bir bölümü dikkatle çektim. İki elimle taşıyarak masaya koydum. Kağıtları tek tek çevirip incelemeye başladım.

Bunların eskiden Psikiyatri Kliniğinde yatan hastaların yaptıkları resimler olduğunu biliyordum. Bilmediğim, gördüklerimin beni böylesine büyüleyeceğiydi. Tarihlerine göz attım, 1950 sonlarına gidiyordu: 40 yıllık bir birikim! Her resme baktığımda, kimilerinin muhtemelen artık yaşamadığını düşündüğüm o insanların acılarını, duygularını ve hastalığını, nasıl bir ‘sessiz çığlık’ halinde, bir yapıta dönüştürdüğünü görüyordum.

Odada yalnızdım, ama gene de ortamın giderek sessizleştiğini hissettim. Sanki kutsal bir tapınağa girmiştim. Yeraltında gömülü ve gün ışığından yüzyıllardır uzak kalmış bir mabede. Resimleri çevirdikçe içimdeki hayranlık ve saygı da büyümekteydi. Yüzlerce insan, tüm sansür kaygılarını eliyle itivermiş, iç dünyalarındaki acıyı saçlarından yakalamış, bir çığlık halinde dış dünyaya savurup, bunu bir zafer gülümseyişiyle taçlandırarak bana bakıyordu. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan masayla dolap arasında gittim geldim. İncelediklerimi ayrı bir dolaba taşıdım. Psikopatolojik Sanat Atölye’sinin kapısını kapatırken, bir Mısır piramidini keşfedip, içine ilk kez girmiş bir arkeolog gibi hissediyordum kendimi; keşfin sevinci ve büyüleyici bir iç dünyalar gezisinin çarpıcı duygularıyla dolu.

Ne yapmam gerektiğini biliyordum şimdi: Bu hazine gün ışığına, bir parçası olduğu kliniğin duvarlarına çıkarılmalı; hak ettiği gibi, dış dünyayla her gün etkileşerek, orada sonsuza kadar yaşamalıydı.

BAŞLANGIÇ

2002 Yılı başında İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığı’nı üstlenmek zorunda kaldığımda canım sıkkındı: Üniversitedeki yöneticilik konumlarının, bir sürü bürokratik işle uğraşma ve öğretim- araştırma etkinliklerini kısıtlama dışında bir anlamı olmadığını düşünüyordum. Diğer yandan, kliniğin altyapı ve restorasyon sorunları ciddi boyuttaydı. Niyetim bu görevde mümkün olduğunca kısa bir süre kalmaktı ve bu süre içinde hızla bir şeyler yapmam gerekiyordu. Önce bunları sıraladım. Liste uzadıkça uzuyordu. Bunu adı olan bir projeye dönüştürmeliydim: “2002 Yeniden Yapılanma Projesi” yazdım listenin başına.

Elektrik, su, tuvalet, kapılar, odalar, boya, tavan, zemin derken, kendimi bir anaforun içinde buldum. Bir yandan, bunlarla uğraşmak zorunda olduğum için kendime kızarken; diğer yandan kliniğin görüntüsü değiştikçe, can sıkıntımın yerini neşe almaktaydı. Yılın sonuna yaklaşırken, kliniğin yeni biçimine bakıp gülümsedim: ‘Evet’, dedim, ‘…oldu, artık gidebilirim’.

Ama omuzlarımın üzerinde kaderin, daha geniş bir gülümsemeyle, bana üç sürpriz sunmaya hazırlandığından habersizdim.

GÖZLERDEKİ GÜLÜMSEMEYİ PIRILTIYA ÇEVİRENLER

Beklenmedik bir gelişme oldu: Kliniğin restorasyon çalışması sırasında, Türk psikiyatrisinin kurucusu sayılabilecek efsanevi ismi Mazhar Osman Uzman’ın koltuğu zemin kat depolarında bulunmuş, masası ise kitaplığın bir köşesinde durmaktaydı. Bunların orijinal hallerine dönüştürülmesi gerekiyordu ve bunu Türk Psikiyatrisinin tarihi isimlerine ait fotoğrafların restorasyonu izledi. Klinik güzelleşiyordu. Gülümsemeye başladım

Sonra ikinci sürpriz geldi: Mazhar Osman’ın, o dönem hasta, hastane ve doktorlar fotoğraflarından oluşan ve yıllardır arandığı söylenen ‘kayıp’ fotoğraf albümü, gene tesadüfen, bir çekmecede bulunmuştu. Bu albümden seçilen bazı fotoğrafların yerleştirilmesiyle, klinik bir müze görünümü kazanmaya başladı.

Ancak, kader daha muhteşem bir sürprizi parmağının ucuyla itivermeye hazırlanıyordu.

PIRILTININ BÜYÜYE DÖNÜŞMESİ

Perran, başkanlık odası duvarındaki boş bir alanı göstererek mırıldandı: ‘Aslında buraya çiçek resmi gibi bir tablo çok uygun olurdu’. Perran Öztopçu, iletişim sektöründe çalışıyordu. Bu projeden haberdar olunca önce ilgiyle yaklaşmış, kaderin üç sürpriziyle karşılaşınca da, büyük bir coşku ve özveriyle, hem fikir hem uygulama alanlarında büyük katkılar yaparak, projelerin gerçekleşmesinde en büyük yardımcım olmuştu.

Tablo...hasta resimleri !

İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği, Türkiye’deki başka hiç bir psikiyatri kliniğinde olmayan bir şeye sahipti: Prof Dr Kazım Dağyolu tarafından kurulup, bir ressam-psikiyatr olan Prof Dr Süleyman Velioğlu tarafından yıllarca yönetilmiş, tarihi bir Psikopatolojik Sanat Atölyesine. Burada otuz beş yıl boyunca hastalar resim yapmış, bunlar analiz edilip yorumlanmıştı. Dolaplarında birikmiş büyük bir resim koleksiyonu olmalıydı. Buradan seçilebilecek bir resim bulabilir miydim? Atölye, Süleyman Bey’in emekli olmasından sonra kapanmıştı. Anahtarını buldum. Resimlere bir göz atmak için aşağıya indim.

Odanın bir duvarı yerden tavana kadar dolaptı

GÜNIŞIĞININ GÖZ KAMAŞTIRMASI

‘Resimlerin tümünü inceleyip bir ön eleme yapmak gerekiyor’ diye düşündüm. Zor bir işti. İki ay boyunca her uygun zamanı resimleri incelemeye ayırdım. Binlerce resim, büyük bölümü birbirine yapışmış, yırtılmış, kurtarılmayı bekliyordu. Zahmetli ama çok zevkli bir süreç oldu bu. Önce, tamamlanmamış görünenleri sonra karakalem çalışmaları dışladım ve kendimce bir kaç eleme daha yaptım. Tüm elemeleri geçenleri saydığımda hala beş yüzden fazla resim ışıldayarak bana bakıyordu.

Tekrar tekrar inceleme sırasında onlara daha da yakın olmuştum. Bunca yıllık psikiyatri deneyimim sırasında o kadar çok benzersiz iç dünyaya girip, öylesine acıları ve duyguları paylaşmıştım ki, beni derinden şaşırtacak bir duygu biçiminin kalmadığını düşünüyordum. Yanılmışım. Bu iç dünyaların, sözlü anlatımla ulaşılamayacak olan, farklı ve doğrudan sunumları beni sarsarak derinden etkiledi. Resimlerden fışkıran duygular beni bir girdap gibi içlerine çektiler, hayranlık ve saygıyla düştüm o dünyalara. Acıların ve iç dünyaların alışmadığım bir dilde anlatımını gördüm. Bunların çevirileri bazen gözlerimden akan sessiz yaş oldular, bazen rüyalarıma girdiler, sonuçta psikopatolojik sanata bakışımı değiştiren bir güç oldular.

Kafamdaki hedefe ulaşmıştım: Onları restore ettirme ve kliniğin duvarlarına yerleştirme işlemi başlamıştı. ‘Kliniğin duvarlarında yeniden yaşama dönmek ve her gün ziyaretçilerle etkileşmek...’. Evet, güzeldi bu. Ama yeterli miydi? “Ya kliniğin dışı, daha geniş çevre, toplum? Onlar da böyle bir etkileşimi hak etmiyor muydu?”. Resimleri gören uzmanların hayranlıkla söylediği buydu.

Düşündüm ki, bu aslında üç boyutlu bir proje olmalıydı: Resimler, çerçevelenip bir parçası oldukları bu klinikte yaşamalıydılar; özel bir itinayla basılmış bir kitap haline gelmeliydiler; ve sergilenip halkla bütünleşmeliydiler... Derin bir nefes aldım. Bu bir sanat projesiydi. Sanat etkinliklerini destekleyen büyük kuruluşlara ulaşmalı, onlara bu projeyi anlatmalıydım. Perran tekrar harekete geçti. Aklımıza gelen yerlere başvurduk ve yanıt beklemeye başladık.

Bu arada, küçük bir bölüm resmin çerçevelenip kliniğe asılmasıyla, psikiyatri kliniği her içeri girenin büyülenip, seyretmekten kendini alıkoyamadığı, çok özel bir resim galerisine dönüştü. Kırk yılın birikimi gün ışığında ışıldamaya ve çevresini göz kamaştırarak aydınlatmaya başlamıştı. Bense, her gün kliniğe girerken hayranlık ve yarı suçlulukla bakıyordum onlara: Verdiğim sözler henüz gerçekleşmemişti.

Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Asım Kocabıyık’ın telefonda olduğunu söyledi sekreterim. Projeden kısaca söz etmeye başladığımda, Asım Bey, kurucusu olduğu Kültür ve Eğitim Vakfı’nın bu konuyla ilgilenmesini sağlayacağını söyledi ve ekledi: ‘Önümüzdeki hafta Fakültenize uğrayacağım, sizi ziyaret ederim’.

Sayın Kocabıyık nazik bir gülümsemeyle beni dinlemeye başladığında, projeyi sakin bir dille anlatmaya başladım. Ama çok geçmeden içimdeki coşkunun dizginleri ele alıp sözlerime hakim oluverdiğini fark ettim. O ise, hep aynı nazik gülümsemesiyle dinlemeyi sürdürüyordu. Bir ara sustuğumda yüzüme baktı ve ‘Heyecanınızdan etkilendim, bu projeyi destekleriz’ dedi. Sonra, duvardaki resimleri göstermek için ona eşlik ettim. Resimlere sessizce baktık. Acının gün ışığıyla buluşması gözlerimize uzandı. Duygularımı tam anlatamadan, sadece bir teşekkür mırıldanarak uğurlamıştım Asım Bey’i.

ÇIĞLIĞIN IŞIKLA BULUŞMASI

Sonra proje gerçekleşti: 2003 ve 2004’de iki yıl durmadan çalışıldı. Resimler restore edilip kliniği süslediler. ‘Çığlığın Işıkla Buluşması’ isimli bir kitap oldular. Gene uzun ve yorucu bir çalışmayla müzikle birleştiler ve bir DVD oldular. Resimler İstanbul’da iki ayrı yerde, Borusan İstinye Galerisinde ve Beyazıt İstanbul Üniversitesi Ana Binasında, sergilenip toplumla bütünleştiler. Psikopatolojik sanat, medyada tartışılıp toplumun ilgi konusu oldu, isimlerini tek tek sayamayacağım çok sayıda gazete yazarı bu konuda haber ve yorum yazdı, çeşitli TV kanalları sergi hakkında röportajlar yayınladı. İki ayrı psikiyatri kongresinde DVD’nin gösterimi ve psikiyatrist ve sanatçıların katıldığı panellerde psikopatolojik sanat tartışıldı. Ersin Alok Borusan’daki serginin video ve fotoğraf çekimlerini özveriyle yaptı ve bir sergi belgeseli ortaya çıktı. Kliniğimizin genç psikiyatristleri bu gelişemelerden etkilenerek Atölye’yi tekrar canlandırmak için eğitim çalışmalarına başladılar.

ÇIĞLIK IŞIKLA BULUŞTUĞUNDA

Böylece tüm hedeflere ulaşılmış gibiydi. Her gün Kliniğe girdiğimde, duvarlardaki resimlere suçluluk duymadan bakar oldum ve gülümseyerek selamladım onları. Ama içimdeki bir parça, yatağında huzursuz dönmekteydi: ‘Bunu burada bırakamazsın!’.Talat, içimdeki bu huzursuz parçaya sesleniyordu. Talat Parman, Sanat ve Psikiyatri konusunda çalışan bir psikiyatristti ve beni bu konudaki bir söyleşide konuşma yapmaya davet için gelmişti. ‘Bu projeyi artık kapattım’ dedim ona yorgunca. İnanmaz bir gülümsemeyle baktı yüzüme. Birden hissettim ki, içimdeki o parça tekrar harekete geçmişti. Evet… onlar Türkiye dışına da tanıtılmalıydılar.

O sırada, Günsel Koptagel’den , yolladığım kitaba teşekkür ederken Atölye’nin geçmişini anlatan bir mektup geldi. Prof Koptagel, Atölye’nin kuruluş ve işleyişinin canlı tanığıydı. Mektubunu birkaç kez okudum, o günlerin duygularıyla yüklü ve çok etkileyiciydi. Türkiye’deki Psikopatolojik Sanat Tarihi’nin yazılmamış, unutulmuş, bilinmeyen sayfaları duruyordu önümde. Kendisinden bu anıları yeni bir kitap için daha ayrıntılı yazmasını rica ettim. Ardından, psikopatolojik sanat konusunda literatür taramasına ve Atölye’nin geçmişiyle ilgili yeniden araştırmaya giriştim. İlk kitabı hazırlarken ulaşamadığımız bilgiler, belgeler, fotoğraflar birikmeye başlıyordu.

Evet, galiba işim bitmemişti. Bu bilgileri aktararak kitabı yenilemek ve psikopatolojik sanat konusundaki genel tartışmalar ve Türkiye’deki uygulaması için bir belge olarak bırakmak gerekiyordu. Üstelik, bu geçmişin ve koleksiyonun yurtdışına da tanıtılabilmesi için İngilizce çevirili bir kitap olmalıydı bu.

Bunların aslında bilmediğim sularda yüzmek olduğunu düşündüm önce. Sonra derin bir nefes alarak daldım bu sulara.

 

Maçka Cad. Beyaz Apt. No:15 Kat:3 D:6 Maçka - İstanbul

info@olcayyazici.com.tr

+90 212 246 41 21

+90 538 962 57 42

Engin Tasarım